Bir şeyi gerçekten önemseyen insan, onun kötü haline ses çıkarır. Biz edebiyata bakınca uzun süredir aynı şeyi görüyoruz: kendine hayran, kapısı kilitli, içerisi giderek soğuyan bir bina. Dışarıdan bakan herkesin hissettiği ama içeridekilerin adını koymaktan kaçındığı bir durum bu. Biz adını koyalım dedik. Edebiyat, bugünkü işleyişiyle, savunulması güç bir kurumdur. Bunu dört gerekçeyle açıklıyoruz.
I
Edebiyat bir kuruma dönüştü ve kurumlar önce kendini korur.
Ödül heyetleri, dergi hiyerarşileri, tanıdık önsözler, birbirini kutlayan kapak yazıları… Bugün bir metnin “edebiyat” sayılması, çoğu zaman metinle değil, metnin geçtiği kapılarla ilgili. Kapıların anahtarı ise hep aynı ellerde dolaşıyor. Genç bir yazarın önündeki asıl sınav yazmak değil; doğru masada oturmayı öğrenmek.
Bir alan, giriş biletini niteliğe değil aidiyete keserse, ürettiği şeyin adı ne olursa olsun işlevi aynıdır: kendini yeniden üretmek. Biz buna edebiyat demekte zorlanıyoruz.
II
Metinler sterilleşti; pürüz, edebiyatın hammaddesiyken kusur sayılır oldu.
Yazı atölyelerinden geçmiş, editör süzgeçlerinde törpülenmiş, riski alınmış metinler birbirine benziyor. Cümleler kusursuz, ama kimsenin canı yanmıyor. Oysa edebiyatın değeri tam da oradaydı: insanın kendi karanlığını, kirini, çelişkisini dökebildiği tek serbest bölge olmasında. Mükemmellik takıntısı o bölgeyi laboratuvara çevirdi.
Steril metin okuru da sterilleştirir: hiçbir şey talep etmeyen kitap, hiçbir şey değiştirmeyen okur üretir.
“Edebiyat ölmedi; müdür oldu. Ve müdürlerle konuşulmaz, müdürler değiştirilir.”
III
Edebiyat, kültür endüstrisinin vitrin ürünü haline geldi.
Sezon kitapları, fenomen tanıtımları, çok satar etiketleri, festival takvimleri… Kitap artık okunmak için değil, önce satılmak, sonra fotoğraflanmak için tasarlanıyor. Kapak bir ambalaj, yazar bir marka, okur bir hedef kitle. Bu çarkın içinde metnin kendisi giderek önemsizleşiyor; çünkü çark, metinsiz de dönebiliyor.
Endüstrinin edebiyata verdiği zarar sansür değil; sansürden daha sessiz bir şey: her şeyi zararsızlaştırmak.
IV
Edebiyat geçmişini kutsallaştırdı; kutsanan şey tartışılamaz olur.
Kanon dediğimiz liste bir doğa yasası değil, bir tercihler tarihidir. Ama okulda, dergide, ödülde bize bir tercih olarak değil, bir tapınak olarak sunuluyor. Tapınakta soru sorulmaz; secde edilir. Böylece edebiyat, en çok övündüğü şeyi — eleştirel düşünceyi — kendi kapısından içeri sokmayan tuhaf bir kurum haline geliyor.
Geçmişe saygı başka şeydir, geçmişe kilitlenmek başka. İlki gelenek üretir; ikincisi yalnızca nostalji satar.
Bu dört teşhisin ortak sonucu şu: bugünkü edebiyatı savunmak, edebiyatın kendisine yapılabilecek en büyük kötülüktür. Onu savunmak yerine değiştirmek gerekir. Bu sitenin adındaki soru bu yüzden hakiki bir soru: Edebiyat nasıl değişir? Kimin eliyle, hangi araçlarla, hangi kapıları kırarak? Yazılarımız, çevirilerimiz, söyleşilerimiz ve forumdaki her tartışma bu sorunun peşinden gidiyor.
HAKKINDA
Bu site kim, ne yapar, ne yapmaz?
Bağımsız bir yayınız. Arkamızda bir yayınevi, bir kurum, bir sponsor yok; önümüzde bir dert var. Kimseye hesap vermiyoruz, bu yüzden herkese açığız: burada yazan hiçbir metin bir heyetten onay almadı ve almayacak.
Teşhis koyarız, tapınmayız. En sevdiğimiz yazar da eleştiriden muaf değildir.
Kapımız isme değil metne açıktır. Kim olduğun değil, ne yazdığın konuşulur.
Reklam almayız, liste satmayız. “Ayın kitabı” önerimiz olmayacak; ayın sorusu olacak.
Sakin konuşuruz. Öfke ilgi çeker ama ikna etmez. Biz ikna etmeye geldik.
Bir şeyi yıkmaya değil, adını koymaya çalışıyoruz. Gerisi — yani değişimin kendisi — tek başına bir sitenin değil, okurların işidir. O yüzden son söz her zaman forumda.